24 Haziran 2013 Pazartesi

Savaş ve Ahlak Sahibi Şehid Şamil Basayev

                                                      Şehadetinin 7. Sene-i devriyesi vesilesiyle Şamil Basayev’e…

9 Temmuz 2006’da büyük bir direniş onuruyla gülümsemişti Rabbine Şehid Şamil Basayev. Doğduğu gibi, tertemiz ve soyluca, can emanetini Sahibine teslim etme şuurunda olarak yaşam sürmüştü. Cihadın atan kalbi olan Çeçenya ona ve cihadına şahit olmuştur. Yalnızca Rabbi için yaşamış, mücadele etmiş, hesaplar yapmış, komutan olmuş, düşmanı geri püskürtmüş ve sonunda, yine yalnızca Rabbi yolunda canını vermiştir.

Cihadın ve direnmenin çehresinin her dem diri ve taze olduğu Çeçenya’da doğmuş, Mücahid olarak yaşamış ve doğduğu toprakları kanıyla sulayıp bereketlendirerek yine Mücahid olarak şehadet yarışındaki yerini almıştır. Şehadet ki, taliplilerine hareket verir, bereket katar. Şehadeti alnının çatına yazanları kim durdurabilir ki? Dertleri, tasaları, gayeleri şehit olmak, şahit kalmak olanların karşısında kim durabilir ki? Ölüme meydan okuyanlara, yaşamaktan çok ölmeyi sevenlere hangi dünyevîlikler engel olabilir ki? Ne evlat, ne ana, ne de yâr! Düğüne gider gibi ölümün üstüne üstüne yürüyenler, büyük bir diriliş için, sonsuz mükâfat için kanlarını yeryüzüne hediye ederler. Tek bir defa gelecek olan ölümün, sadece Allah için olmasının dersini verirler tüm inanmış arz ehline.
Şehid Şamil Basayev’in, yaşamının ve cihadının ilkelerini tek tek ele alıp hepsinin üzerinde dikkatle durduğu biricik eseri Savaş ve Ahlak kitabının tanıtımı vesilesiyle onu ve aşkın sevdasını hatırlayalım istedik.

Kitabın başında belirttiğine göre; şehadetinden 3 yıl evvel, Mart 2003 tarihinde iki hafta gibi müsait bir zamanı olmuş. Bu zaman zarfında eline bir bilgisayar ve aynı zamanda meşhur “Simyacı” kitabının da yazarı olan Paulo Coelho’nun “Aydınlık Savaşçıları El Kitabı” isimli eser geçmiş. Bu kitaptan yola çıkarak Mücahidlere yol haritası çizmek istemiş. Kitaptaki tüm konuları cihada uyarlamış. Bazı bölümleri çıkarıp ve bazı bölümlere de eklemeler yaparak (ayet, hadis ve sahabe hayatlarıyla güçlendirerek) Kur’an’a ve Sünnet’e uygun bir “Mücahidin El Kitabı” meydana getirmiş şehidimiz. Ve sonra “Savaş ve Ahlak” ismini layık görmüş bu hacmi ufak ama mahiyeti dağlar boyu, anlamlar deryası çalışmasına.

Hangi konulara değinmemiş ki!

İyiliğe dikkat çekerek satırlarına başlamış. Eğitimin öneminin altını çizmiş. Tecrübenin esaslığının vazgeçilmezliğini belirtmiş. Savaşın hile olduğunu, strateji belirlemeksizin yol alınamayacağını, kusursuzluğa oynanması gerektiğini, taktikler geliştirmenin olmazsa olmazlığını, sebatkâr yüreklere sahip olmadan yol alınamayacağını, dertlerin ve sıkıntıların kaçınılmaz olduğunu bir bir ele alarak işlemiş Şehid Basayev.

Ele aldığı bazı konu başlıkları şu şekilde: Akıl, Risk, Azim, Karar, Dostluk, Cömertlik, Namaz, Zafer ve daha içinde pek çok hayatî unsur taşıyan mevzular… Cihadın büyük bir hayat tarzı olduğunu fark ediyoruz sayfalar arasında ilerlerken. Zira gerçek hayatı getirir bize cihad. Şanı pek yüce olan aziz ve celil Allah Tebarek ve Teâlâ’nın rızasını celb edecek bir dünyanın kapısını aralamaktır cihad. Şirkin, zulmün, küfrün ve tuğyanın yerle yeksan edilme projesinin arzı kaplamasıdır cihad. Nesillere ve çağlara yapılan şehadet gibi en kutlu çağrının bağrında, tetikte beklediği muhteşemliktir cihad.

Şehidin, kısa kısa altmış dokuz başlıktan ibaret olan ve her konu içeriğini mutlaka ayet ve hadislerle güçlendirdiği bu yüz on iki sayfalık eseri, okuyan herkesi cihadın tam orta yerine davet ediyor. Zaten cihad kıyıda-köşede olmaklığı değil, bizzat meydana atılmayı/adımlanmayı gerektirmez miydi? Ve cihad, meydanları ateşe vererek dünyaları güle çevirmenin adı değil miydi?

Yaşayarak yazmayı ve yazarken de yaşamayı bizzat soluyan bir kahramandı o. Şehadetinin yedinci yıldönümünde onu, bu kitabını da gündeme alarak, tekrar anıyoruz ve davasını selamlıyoruz. Ardında bıraktığı direniş mirasının yanında, bir de pratize edilmesi gereken teorik bilgileri bir kitapta toplayıp sunması, onun ne kadar büyük ufuk sahibi bir dava adamı olduğunu bize hatırlatıyor. Davasını sürdürecek, mirasını yürütecek olan halefleri için hayatî stratejiler olma özelliği taşıyan, istikametten sapmamaları için yol haritası hükmünde olan bu el risalesivarî kitap, aynı zamanda tarihe verilmiş yaman bir cevaptır da. Mücahidlerin müçtehid olmaları gerektiğinin de altı çizilmiş oluyor böylece. Yürüyeceği yolun düzlüğünü, engebesini, virajını, taşını, toprağını, ayazını, karını iyi tanıyıp ona göre vaziyet kuşanmanın olmazsa olmazlığı bildiriliyor. Ve cihadın edebiyatının da bizzat mücahid komutanlar tarafından yapılmasının ahlakîliğine şahit tutuluyoruz bu eser aracılığıyla. Edebiyatı yapılacaksa eğer, ki yapılmalıdır da, işte buna en çok hak sahibi olanlar, cihadı alnının çatına yazanlardır. Bilmeyenler, görmeyenler, hissetmeyenler, yaşamayanlar neyi, nasıl ve ne şekilde yazabilirler ki? Bu bir masal değil ki, eline kalem alanlar istediğini istediği şekilde döktürsün! Bu bir hakikattir, hakikatin tâ kendisidir. Yaşanır ve ancak yaşayanlar hakkıyla anlatır/yansıtır.

Önderlerinden nicelerini şehadetle taclandıran Çeçenya direnişinin izzetli evlatları, verdikleri şehidlere değil de; ümmetin boşvermişliğine, unutmuşluğuna ve kaygısızlığına içerlenirlermiş duyduk ki! Unutma ve unutulmanın insan yüreğinde açtığı yaranın başka yaralarla ölçülemez derinlikte olduğu, yaşayanlar tarafından gayet iyi bilinir. Lakin buradaki unutuş, kardeş ve ümmet konulu bir gerçeklik olmasındandır ki, acısı pek çetindir.

Müslümanlar, zalimlere ve ekine-nesle kast edenlere karşı duran savaşçı yiğit kardeşlerini unutma lüksüne sahip olmasalar gerek. Bunu kendilerine yakıştırma bahtsızlığına düşmeseler gerek. Yürüyenlerin ve koşanların durumunun, her zaman için oturanlardan ve uzananlardan daima hayırlı ve üstün olduğunu, zihinlerinin başköşesinden kovmuş olmasalar gerek.

Bir Şehadet öğretmeninin özünden damıttığı sözleriyle muhatap olmanın güzelliği, tariflere gelmez nitelikte. Selam olsun şehide ve şehadete. Selam olsun şehid Şamil Basayev’e.

İyi ki varsın Şehadet. Olmasaydın eğer, nasıl aklanırdı ki onurumuz?

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Ramazan, kavurucu sıcaklara vahiy serinliği.

ramazan kimdir dedim, bir cevap bekledim yüreğimden
bakın ne sözler dökülüverdi şu aciz kalemimden

 Açlıktan kıvrandıran, susuzluktan yandıran, solukları hızlandıran; ama günün son ışıklarıyla gelen Muhammedî davete kadar mazaret kabul görmeyen.

Gözlerde fer, dizlerde derman, akıllarda ferman koymayan; lakin akşamın ‘merhaba’sıyla müjde doğan yüreklere kan getiren, onları diri tutan.

Midecağızı aç ve susuz bıraktığı kadar, aklı ve zihni daha bir bileyerek daima uyanıklaştıran, müreffeh kılan.

Acıkırken acıkmışları, susamışken susamışları, takati kesildiğinde takatsizleri hep hatırlatan, hep akılda tutan ve hep duyarlı kılan.


İftarında hamd ve şükür ve dua meyveleri bitiren; sofradaki aşa uzanan el sayısının çokluğu oranınca sofra ehlinin mutluluğunu kat be kat ziyadeleştiren, ihlasını zenginleştiren.

Günü hakkınca omuzlayabilmek için gözleri sahurlara binbir hevesle açtıran; her lokmayı bir saate müsavi sayan, bereketli duruşlarla aşk kaynatan.

Sadece kendi için yaşamaktan vazgeçiren, başka canlara doğru yelken açtıran; ümmetçe vahdet olmayı öğreten, bireyden topluma virajsız yol bulduran.

Paylaşmanın ve aklaşmanın destanını keselerle açtıran; temizlenmeyi o keselerden olabildiğince vazgeçmekte bulduran, verdikçe erdiren, yığdıkça yerdiren bir anlam harikası.

Bütün bir müslüman coğrafyayı yürek sofrasına davet eden; onlarla yiyen, onlarla doyan, bir tek buyrukla tüm uyrukları dize getirmeyi öğütleyen.

Gündüzlere açılan gözlere, gecelerin kıymetini bildiren; karanlığın en koyu anını, aydınlığa gebe olduğuna müjdeci yapan, nurlanmış çehreleri seherlerde seferlere çıkaran.

Tekbirle başlayıp tevhidle taclanan bir eşsiz daveti, günlere adres yapan; bir nida ile ezberi bozan ve bir diğeriyle de şükrü getiren esrarlı misafir.

Kötüyü, hatayı, yanlışı ve günahı lügatından sürgün eden; onları ikliminden fersah fersah uzaklara süren; uğradığı mekanlara iyiyi, güzeli, doğruyu ve sevabı nakış nakış, gün gün ve rahmet rahmet işleyen.

Şeytanlara ve şeytanlaşmalara karşı olan ezelî düşmanlığını sıcağı sıcağına sürdüren; elinde sağlamca zincirlerle onları tutsaklaştırma adına sokak başlarını, hane taşlarını tutan.

Gün, salına salına batı yuvasına doğru süzülürken, nimetleri bağışlayana eğilme vaktidir diyen; eğildikçe yükselmenin lezzetine sevk eden, dinlene dinlene tekrar tekrar mirac rüzgârları estiren.

Çehresine tebessümü ve sevgiyi giydiren; böylece çevresine emniyet ve huzur yayan insanları, geniş havzasında, oruç desenli tahtlarında ağırlayan.

Elde Kur’an’ı, kalpte iman’ı hareketlendiren; ayet ayet, sure sure tüm müminler atlasını kuşatan, kavurucu sıcakların dolayımında vahiyle serinlik taşıyan.

Ve nihayetinde kalpleri buluşturan, merhameti yoğuşturan, vuslat yanığı bedenleri ovuşturan, mütebessim simaları arzın iki ucuna bir mahya gibi tutuşturan, böylece melekleri kıskandıran...

Günlerin kemale erdiği noktada, yolculuğa hazırlanan, ‘onbir kardeşine’ dünyayı emanet bırakıp bir daha ki gelişine ümitler yayan; ışıl ışıl parıldayan gözlerde nehirler akıtan bir sevda sancağıdır o.

Bu yazı, 04.08.2012 tarihinde www.dunyabizim.com da yayınlanmıştır.

3 Ağustos 2012 Cuma

Ali Ünal da yazmıştı, Muhammed Esed de.


            İki kitap var şimdi elimin altında. İkisi de Mekke diyor, Yol diyor. Mekke bir yol mudur? Yoksa yol bir Mekke midir? Seçmesi fazla zor gibi gözükmese de, bu soruların cevaplarını kitaplarımıza bırakmak en sağlıklıcası.

Ali Ünal muhterem der ki; Mekke Resullerin Yolu. Tüm Resullerin ortak durağı. Her Resulün çağrı macerası gelip Mekkede düğümleniyor. Mekke bir sembol. Yolun anlam coğrafyasının ana hatları Mekkeden başlıyor.

Kitapta bütün Allah elçilerinin Mekke merkezli davet günleri konu edilmektedir. Bazılarınınki ise mecazen dillendirilmektedir. Misalen, Yusuf ve Musa Peygamberler Mısır diyarının sakinlerindendirler. Kimi Peygamberlerin yolu direkt kesişir Mekkeyle, İbrahim as. ve Muhammed sav. gibi; kimisininki ise en direkt yolla kesişir.

Eserde konu ağırlığı Muhammed aleyhisselam’ın Mekke dönemi hayatıdır; her ne kadar son bölümlerde Medineden de söz edilse de, bu Mekke yoğunluğu kadar değildir. Vel hasıl Mekke, Allah azze ve celle’ye kulluğa daveti sevda edinen Resullerin en kadim ve her daim beldesidir.

Muhammed Esed, Mekkeye Giden Yol deyip de rotasını Mekkeden yana çevirirken, aslında ne büyük bir tercihin kollarında olduğundan habersiz değildir. 1932 yılının güzünde Arabistan içlerinden başlayan, Arab yol arkadaşı Zeyd ile geçen ve yirmiüç günün sonunda Mekkede noktalanan bir yolculuk... Muhammed Esed için, asla unutulup üzeri kapatılacak basit bir hatıra değildir yolculuk boyunca yaşadıkları. Önceleri sadece kendi özeline girdiğini düşündüğü bu yolculuğunu; sonraları Batılıların, İslam ve Müslümanlar hakkındaki yanlış ve insafsız bilgilenmelerinden ötürü genele yaymanın daha doğru sonuçlar getireceğine inanır.

Seyahati boyunca nelerle ve kimlerle karşılaşmaz ki! Suud Kralıyla mı dersiniz, nice Şeyhlerle mi dersiniz, pek çoğunun adını ilk kez duyduğu şehirler ve şehir insanları mı dersiniz? O sıralar Esed’in Pakistan’ın Birleşmiş Milletler Temsilciliğini yapması, böylesi seferlere çıkmasına avantaj sağlamıştır kendisine. Hele Sahabe neslinin son muhaddis ve müfessirleriyle tanışıp bilişmesi onun için çok büyük kazanç olmuştur. Ve belki de Kur’an Mesajını yazmayı hak etmiştir böylece.

Kur’an Mesajı- Meal Tefsir, Yolların Ayrılış Noktasındaki İslam, İslamda Yönetim Biçimi, Sahih-i Buhari: İslamın İlk Yılları isimli eserleriyle bizler tarafından tanınan yazarımız Esed, Mekkeye Giden Yol isimli mevzu bahis eserini yazmak için de Birleşmiş Milletlerdeki işinden ayrılır. İşinden ayrılır evet ama, bizleri de bu denli lezzetli bir eserle miraslandırır.

Bu iki eserden ve özellikle de Mekkeye Giden Yol’dan sonra aklımıza Malcolm X geliyor her nedense. Onun yolu da Mekke’de aslına rücu etmişti öyle ya! Selam olsun herbirine...

Hani Ömer abi Vahyin Kalbi olarak vasfedip Geleceğiz-Döneceğiz diyordu ya; işte şimdi tam sırası Ona doğru bir kuş olup uçmanın ve sokaklarında usulca süzülmenin...



Bu yazı 03.08.2012 tarihinde www.dunyabizim.com da yayınlanmıştır.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

ŞEHİDLER YAZAR MI, YOKSA YAŞAR MI?




ŞEHADETİNİN ALTINCI YILI VESİLESİYLE...

9 Temmuz 2006’da büyük bir direniş onuruyla gülümsemişti Rabbine Şehid Şamil Basayev.

Cihadın ve direnmenin çehresinin her dem diri ve taze olduğu Çeçenya’da doğmuş, Mücahid olarak yaşamış ve doğduğu toprakları kanıyla sulayıp bereketlendirerek yine Mücahid olarak şehadet yarışındaki yerini almıştır.

Yaşamının ilkelerini tek tek ele alıp hepsinin üzerinde dikkatle durduğu biricik eseri Savaş ve Ahlak kitabının tanıtımı vesilesiyle onu ve aşkın sevdasını hatırlayalım istedik.

Kitabın başında belirttiğine göre; şehadetinden 3 yıl evvel, Mart 2003 tarihinde iki hafta gibi müsait bir zamanı olmuş. Bu zaman zarfında eline bir bilgisayar ve aynı zamanda meşhur “Simyacı” kitabının da yazarı olan Paulo Coelho’nun “Aydınlık Savaşçıları El Kitabı” isimli eser geçmiş. Bu kitaptan yola çıkarak Mücahidlere yol haritası çizmek istemiş. Kitaptaki tüm konuları cihada uyarlamış. Bazı bölümleri çıkarıp ve bazı bölümlere de eklemeler yaparak (ayet, hadis ve sahabe hayatlarıyla güçlendirerek) Kur’an’a ve Sünnet’e uygun bir “Mücahidin El Kitabı” meydana getirmiş şehidimiz. Ve sonra “Savaş ve Ahlak” ismini layık görmüş bu hacmi ufak ama mahiyeti dağlar boyu, anlamlar deryası çalışmasına.

Hangi konulara değinmemiş ki!

İyiliğe dikkat çekerek satırlara başlamış. Eğitimin öneminin altını çizmiş. Tecrübenin esaslığının vazgeçilmezliğini belirtmiş. Savaşın hile olduğunu, strateji belirlemeksizin yol alınamayacağını, kusursuzluğa oynanması gerektiğini, taktikler geliştirmenin olmazsa olmazlığını, sebatkâr yüreklere sahip olmadan yol alınamayacağını, dertlerin ve sıkıntıların kaçınılmaz olduğunu bir bir ele alarak işlemiş Şehid Basayev.

Ele aldığı bazı konu başlıkları şu şekilde: Akıl, Risk, Azim, Karar, Dostluk, Cömertlik, Namaz, Zafer vs.

Şehidin, kısa kısa altmış dokuz başlıktan ibaret olan ve her konu içeriğini mutlaka ayet ve hadislerle güçlendirdiği bu yüzoniki sayfalık eseri, okuyan herkesi cihadın tam ortasına davet ediyor. Zaten cihad kıyıda-köşede olmaklığı değil, bizzat meydana adımlanmayı gerektirmez miydi?

Yaşayarak yazmayı ve yazarken yaşamayı bizzat soluyan bir kahramandı o. Şehadetinin altıncı yıldönümünde onu, bu kitabını da gündeme alarak, tekrar anıyoruz ve davasını selamlıyoruz.

Önderlerinden nicelerini şehadetle taclandıran Çeçenya direnişinin izzetli evlatları, verdikleri şehidlere değil de; ümmetin boşvermişliğine, unutmuşluğuna ve kaygısızlığına içerlenirlermiş duyduk ki!

Müslümanlar, zalimlere ve ekine-nesle kast edenlere karşı duran savaşçı yiğit kardeşlerini unutma lüksüne sahip olmasalar gerek.

İyi ki varsın Şehadet. Olmasaydın eğer, nasıl onurumuz aklanırdı ki?

29 Haziran 2012 Cuma

HAL DİLİ


                            

Öğretmen, okulun bahçesinde kendilerini oyuna kaptırmış öğrencileri süzerek ve etrafına bakınarak okul kapısına doğru yürüyordu. Bu arada dikkatini dört bir yanda gelişi güzel atılmış çöp parçacıkları çekti. Hiçbir öğrenciye bir tek söz söylemeden ve uyarıda bulunmadan eğilip tek tek çöpleri toplamaya başladı. Bu durumu bir kaç öğrenci fark etti. Arkadaşlarına işaret edip öğretmenin bu hareketini izlediler. Çok geçmeden tüm öğrenciler istisnasız çöpleri toplamaya koyulmuşlardı. Adeta bir birleriyle yarışıyorlardı, en fazla çöpü kim toplayacak diye.

                                                              ***

İnsan çok karmaşık bir yapıda yaratılmıştır. Karmaşık olduğu kadar da, akıl almaz bir güzellikle donatılmıştır. Gerek ruhen gerek de fiziken bir mucizeyi andırmaktadır sanki. Yaratan onu ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) üzere yaratıp dünyanın kucağına bırakmıştır. Kusur bulmak için birşeyler arayanların, bu arayışları havanda su dövmektir. İnsan duygu ve düşüncelerini ya sözle ya yazıyla ya da işaret ve davranışlarıyla ifade etme ihtiyacı hisseder. Bu ifade şekilleri, beynin yönlendirmesiyle adeta kişinin hislerinin ete-kemiğe bürünüp canlanması olarak yorumlanabilir.

İnsan, derya misalidir. Ucu-bucağı gözükmez bir enginliği taşıyabildiği kadar, bir fındık kabuğunu doldurmayacak işlerle de iştigal edebilir. Fıtratının ayak seslerinin komutasıyla kendi rotasını belirleyebilme yetkinliğine de sahiptir. Yürümek için niyetlendiği yolda, karşılaştığı işaret taşlarının mahiyeti ona, yolların engebelerinden sebatla geçtiği vakit, bahar kokulu düzlüklerin kaçınılmaz olduğunun haberini verir.
                                                              ***

Hudeybiye antlaşması sonrası... Sahabî büyük bir yenilgi yaşamış gibi bir şaşkınlık içerisindedir. Olanlara anlam veremiyorlar. Allah’ın Rasulü Aleyhissalatu vesselam, akla-hayale gelmez şartları kabul etmiş ve imzalamıştı ki, kimse buna bir anlam verememişti. Bazı sahabelerin içi içini kemiriyordu. Yiğit Ömer Radıyallahu anh, dayanamadı ve kendini tutamayıp Allah’ın Rasulüne adeta çıkıştı: “Sen Allah’ın Rasulü değil misin? Bunlar müşrik değil mi? Biz Müslüman değil miyiz? O zaman neden böyle bir zilleti kabul ettik?” Sonra Ebubekir Radıyallahu anh’aya gitti. Aynı serzenişi ona da bulundu. O da şaşkındı: “Allah’ın Rasulünün muhakkak bir bildiği vardır” diye cevaplamıştı sorusunu.

Çetin antlaşma sonrası, Rasulullah sahabelere ihramdan çıkmalarını, kurbanlarını kesip başlarını kazımalarını söyledi. Sahabeler bir şaşkınlık daha yaşadılar. Zira bulundukları yer haram bölgeydi ve bu işlemler burada yapılamazdı. Donakalmışlardı ve emre itaat etmemişlerdi, sanki söylenenleri duymamış gibiydiler. Rasulullah sözünü yineledi. Onlardan yine çıt çıkmıyordu. Rasulullah üçüncü kez tekrarladı sözlerini. Ama yerinden kıpırdayan bir kimse bile bulamadı. Üzüntüyle Ümmü Seleme validemizin bulunduğu çadıra girdi. Durumu ona hayıflanarak anlatınca, Ümmü Seleme validemiz şöyle bir teklifte bulundu Allahın Rasulüne: “Ey Allah’ın Rasulü sen yapman gerekenleri dışarı çıkıp yap. Göreceksin, onlar da aynısını yapacaklardır.” Bu söz üzerine Nebiler Nebisi çadırdan çıkıp yüksek bir ses tonuyla: “Bismillahi Allahu Ekber” diyerek kurbanını kesti. İhramdan çıkıp saçlarını kazımaya geçti. Bu durumu gören ashab, Rasulullah’ın yaptıklarının aynısını yapmak için can havliyle yerlerinden fırlayıp büyük bir koşturmaca içine girmişlerdi.

                                                              ***

Madden ve manen ne kadar zor bir halde bulunduklarından haberdar olduğunuz bir aileyi düşünün. Ailenin reisi olan babanın işleri çok kötüye gitmiş ve iflas etmiş, borçlarından ötürü hapis yatıp çıkmış. Eski ve iyi gün dostları çevresi, artık yüzüne bile bakmaz ve arayıp sormaz olmuş. “Maddi planda çok sıkıntı yaşadığını, eşinin bile bu durumdan dolayı kendisini terk edeceğini, çocuklara birşeyler alamadığını, evin ihtiyaçlarını gideremediğini vs.” yardım edebileceğini düşündüğü tanıdıklara mahcup söz ve tavırlarıyla ifade etmiş. Lakin hiçbir tanıdığından, dostundan sahiplenme ve yardım alma adına bir kıpırdama görmemiş.

Ve siz bu şahısların ve olayların farkında olduğunuzdan sahip çıkıyorsunuz bu aileye. Gerek kendi bütçenizden feragat edip gerek de sözünüzün/nazınızın geçtiği çevrenizden toparlayabildiğiniz kadarıyla aileye birşeyler ulaştırıyorsunuz. Aynı zamanda, fazla üzülüp de kendilerini yıpratmamalarını, bunda da bir hayır olabileceğini, sabretmeleri gerektiğini, Allah’a daima dua etmelerini telkin ve tavsiyede bulunup durumlarının iyileşmesi için Rabbinize çok dua ettiğinizi söylüyorsunuz. Sonrasında da, zengin olarak gördüğünüz eş-dostunuza bu aileyi hatırlatıyorsunuz. El uzatılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorsunuz, uğraşlar veriyorsunuz...

Siz, bu aileyle ilgili davranışlarınızla aslında şunları yapmış oluyorsunuz:
1-      İnfak.
2-      Hakkı ve Sabrı tavsiye.
3-      Fakiri, yoksulu gözetme ödevi.
4-      Düşene bir tekme daha vurmayı değil, elinden tutup kaldırmayı hatırlatmak.
5-      İmtihan bilincini işlemek.

Evet, farkındasınız ya da değilsiniz ama, siz bu ilkeleri pratize etmiş oluyorsunuz. Bunları konu başlığı olarak ayrı ayrı ele alıp sohbet, ders konusu yapabilirsiniz. Kâh arkadaş çevrenizle kâh muhatap olduğunuz herhangi birileriyle paylaşabilirsiniz. Ama şunu da iyi bilmelisiniz ki, bu yaptıklarınız; yani sohbetiniz, dersiniz o aileye yaptıklarınız kadar tesirli olmayacaktır. Çünkü siz bizzat yukarıdaki ilkeleri  hayata geçirmiş oldunuz, örneklik teşkil ettiniz. Bir eylem, bin söze bedeldir. Eylemler elbetteki söylemlerden doğar; ama asıl anlam ve değerini uygulama sahasında bulur.

Müslümanlar olarak, vahyin öngördüğü çerçevede işler yapmaya ne kadar gayret sarf edersek, etki alanımız ve davetimiz de o kadar muhatap ve yankı bulur.

21 Haziran 2012 Perşembe

NEDEN SADECE MİHRİBAN?




VEFATI VESİLESİYLE...

Rabbimiz mağfiret eylesin kendisine ve taksiratını affeylesin.

Güzel ve cesur şairimiz Abdurrahim Karakoç şiirleriyle gönlümüzde taht kurmuş bir Müslümandı. Yüreğinin devingen tavrı hep mısralarına yansımıştı. Şiirleriyle bir dünya kurmuştu. Belki yüzlerce paragrafın anlatamayacağı bir hususu, o, tek bir dörtlüğüyle daha detaylı ve daha vurgulu olarak anlatırdı. Şiirlerine vakıf olanlar, altında imzası olmadan bile tanıyabilirdi müellifini. Zira hem içerik hem üslup ve hem de dil’i kendini ele verirdi.

Anlamlandıramadığımız bir mesele var. Neden Abdurrahim Karakoç denince ilk akla gelen “Mihriban” şiiri oluyor. Halbuki, Mihriban’ın yanında hafızalarda yıllar yılı yerini koruyan ve dillerden hiç ama hiç düşmeyen dava’lı şiirleri vardır onun:

Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslam yazacağız
Kuşların gözbebeğine
Hak yol İslam yazacağız.

O kadar mert ve korkusuz sözler sarf etti ki, birileri bırakın onları diline almayı, yanından bile geçmeye korkardı:

Alnımız ak yüzümüz ak
İslam olan olmaz korkak
Batıla batıl hakka hak
Diyeceğiz suç olsa da.

Sevda’lı ve kavga’lı yönü hep ağır basardı. Yalnızca Hakkın rızasını gözeterek Batıl’ın karşısında durmayı yeğlerdi şiirleriyle:

Bedenime korkak yürek yüklemem
Tatlı diye öz canımı saklamam
Öldüğümde çalgı-çelenk istemem
Al götür kabrime koy bu sevdayı.

Zamanın ve insanların nabzını tutma iştiyakıyla ALLAH’ın dinini hep diri ve canlı tutma kaygısında olan yiğit müminleri ve şehadeti mısralarından düşürmezdi:

Vurulup ömrünün ilk baharında
Kanından çiçekler açar yanında
Cümle şehitlerin omuzlarında
Bir sabah gelecek kardan aydınlık.

Hicivli ve dokunaklı sözleriyle birilerini rahatsız etmekten –haklı olarak- hiç vazgeçmedi:

Yalan-dolan ile devran sürmeyi
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir
Milletin başına çorap örmeyi
Bir ne bilek beğim, böyükler bilir.

Son oniki yılını Akit gazetesinde yazarak geçirmişti. Her yazısının üstünde, muhakkak bir dörtlüğü olurdu. Gündemin nabzını tutan dizeleriyle şiirini hiç susturmamıştı.

Rabbimizden niyazımız, Selam yurdunda O’nu rahmetiyle yarlığamasıdır.

Yeri dolmayacak bir boşluk daha açıldı şiir-şair bahçemizde...    

19 Haziran 2012 Salı

DÜĞÜN DEYİP GEÇMEYELİM, NE SİMALAR BULUYOR İNSAN ORADA.




Geçtiğimiz Pazar günü Kayserili Mavi Marmara gazisi Ahmet Aydan Bekar kardeşimizin düğün merasimi vardı. Düğün vesilesiyle çok güzel simalarla birlikte olduk ve aynı sofrada buluştuk.

Kimler yoktu ki o sofrada?

Kayserinin kıymetli Hocası Mehmed Göktaş, yine Kayserinin güzel şehidi Furkan Doğan’ın babası Ahmed Hoca, hem delikanlı bir Müslüman ve hem de henüz Baas rejiminin zulmünden kurtulan yiğit gazeteci Adem Özköse kardeşimiz, Kayserideki IHH’nın aktif gayretlisi Ali Tokluman ağabey, yıllar yılı Kayseride erdemli bir kulluk yürüyüşü sergileme azminde olan ve aynı zamanda yazar olan Nezir Ergenç ağabey, çok okuyan bir ağabey hem eğitimci hem de yazar Erdal Bayraktar ağabey...

Ahmed Aydan Bekar kardeşimizin nikah şahitliğini yaptı Adem Özköse kardeşimiz. Mehmed Göktaş Hocamız ortama ve mekana uygun cümleler sunarak güzel bir konuşma yaptı.

Sofra başında bol muhabbet vardı; Suriye’den, İran’ın tavrından, mazlumlardan, duyarsızlardan, duyarlıların ne yapması gerektiğinden...

Aynı günün akşamı Merve Kolejinde konferans verdi Adem kardeşimiz. Konferans öncesi kardeşimize şakavarî “Üstad, bak Kayseride konuşmalarına dikkat et! Zira Suriye’ye gitmeden önce son konuşmanı burada yapmıştın.” sözlerime karşılık; O da “Yok canım, Allahın izniyle hiçbir şey olmaz. Hem Kayseriye geleceğimi öğrenenler ‘Oradan Suriye’ye mi geçeceksin(!)’ dediler.” cevabını vermişti. (Mart ayının üçünde Kayseride faaliyet gösteren rahmetli Zeki Soyak Hocanın vakfı olan Enderun Vakfında genç kardeşlerimiz Şehadet Programı yapmışlar ve Adem kardeşimizi de davet etmişlerdi. O programda Adem Özköse Suriye’ye dair çok şeyler anlatmıştı.)

İyi ki davete icabet edip gitmişim, diyebileceğim nadir güzellerin iştirak ettiği ve damağımda tadı taze duran bir buluşma oldu Mavi Marmara’da İsrail askerleri tarafından tâ ciğerlerine kurşun yeyip şimdi daha bir kuvvet bulmuş Ahmed Aydan Bekar kardeşimizin düğün merasımi.

11 Haziran 2012 Pazartesi

GARİP BİR BAHAR TAVSİYESİ




Ay Vakti’nin Mayıs-Haziran 2012 sayısında güzel deneme, şiir ve öyküler yazıldı, paylaşıldı yine. Kendini okutturan ve “hemen de bitti” dedirten yazı çalışmaları derginin sayfalarını renklendirmiş. Hepsi birbirinden kıymetli ve okuyanını ‘boşa vakit geçirtmeyen’ türden düşünce mahsülleri.

Renkli çalışmalardan özellikle bir tanesi, kendine uğrayan okuyucuyu hemen salıvermiyor. Okuyucusuna  cümleler arasında usulca yürümesini ve ‘dikkatli bir anlayış çerçevesi oluşturma’sı gerektiği düşüncesini hatırlatıyor.

Evet, mevzubahis çalışma, Recep Garip’in Kitaplarla Baharı Yaşamak yazısı. Özgün ve samimi sözleriyle güzel tavsiyelerde bulunmuş bize Garip adam. Mesela diyor ki: Okumak; kişiyi geliştirir. Kişinin aklını, anlayışını, zekâsını, tecrübesini, bakışını geliştirir.Kişiliğin gelişmesindeki asıl unsur bulunulan ortamdır. Nasıl bir ortamda yaşanıldığının, nelerle uğraşıldığının, nelerden hoşlanıldığının, vaktin çoğunluğunun nerelerde ve nasıl harcandığının önemi vardır...

Büyük hayaller kurmayı öğretmenin derdindedir: Hayaller ve düşler bireyin önemli azıklarındandır. Sözün kazandırdığı anlam zenginliği; düşleri de, düşünceyi de geliştirir. Bunun farkına varan birey, kendisinin değerli olduğu üzerinde asla şüphe etmez...

Birer insanlık birikimi olarak tanımladığı kitapları, yazarlarının sadece yazmakla kalmayıp aynı zamanda yeni imkan alanları açtığını söylüyor: Büyük insanlık birikimi olan kitapların ustaları birbirine ekledikleri kültürel mirasla insanı büyütürken aklın ziyası yeni gelişmelere de imkânlar tanır... 

Kitabın geçmişle gelecek arasında kurduğu bağla ilgili sarf ettiği şu duygulara insan hak vermeden edemiyor: Asıl söylemek istediğimiz geçmişte olanları anlamak demek, gelecek için daha kalıcı, daha sistemli, daha planlı bir dünya bırakmak demektir. Bu nedenle kitabın hayatımızdaki yeri kültürlerin oluştuğu havzalardır...

Okumanın insan üzerinde bıraktığı izlerle ilgili olarak da şunları belirtmeden geçmiyor Garip: Okudukça zihni berraklaşan insanın davranışları da tutarlıdır. Düşünce her zaman insanı tefekküre yöneltmelidir. Mütefekkir insanlar düşünceyi biriktirmiş insanlardır. Hem zahirin hem de batının ilmiyle kendilerini süslemeyi becermişlerdir. Tarihin bilinmesi insanın geçmişle gelecek arasında köprüler kurmasını sağlar. Aklı kullanmayı öğretir bize...

İnandığımız kitabın hayatımıza hükmeden kitap olduğunun altını çizdikten sonra, kitaplarla yollarını ayıran toplumların uygarlıklarını kaybedeceklerini de vurgulamadan geçmiyor.

Okumak, bir bilince ermektir, bir kararda kalmaktır, murada ermektir. diyerek Kitaplarla Baharı Yaşamak-1 isimli deneme çalışmasını sonlandırıyor Recep Garip. Tabi bundan anlıyoruz ki, derginin gelecek sayısında bu hususa devam edecek.

Dergide Necmettin Evci’ye ait Ay Vakti’nin taze kitaplarını (Ay Olun İnsanlar-Şeref Akbaba, Yaşamak Öldürür Beni-Necmettin Evci, Saklı Mektuplar-Şiraze, Zemheri-Naz Ferniba) konu alan “Bir Yürüyüşü Taçlandıran Kitaplar” isimli deneme de ayrıca okumaya değer cinsten.

Ay Vakti bunu hep yapıyor. Yani insanı, okudukları güzellikleri paylaşmaya yitiyor. Zira o hep, “Yol Sabırdır.” der.

27 Mayıs 2012 Pazar

İYİ İNSAN, GÜZEL İNSAN, HAYIRLI İNSAN




İnsan, evvela Rabbinin halifesi olarak ün salmalıdır. O’nun sınırlarına riayet edilerek geçirilen hayat, insanın kazançlı çıkmasına sebep olacaktır.

Allah Azze ve Celle’nin isimleri, insanın fıtratına-özüne nakşolunmuştur. İnsan, kendini bu isimlerle tanıyabilir-tanımlayabilir. Fıtratına, yaratılışına uygun yaşayabilmesi için el esmaül hüsna’yı içtenlikle özümsemelidir insan.

İnsan, kendine en büyük ve en ezeli düşman olarak şeytan aleyhillane’yi bilmelidir. Şeytanın düşmanlığına karşılık, o da, ona doğru/karşı düşmanlık beslemeli ve düşman kesilmelidir. Düşmana karşı sessiz kalıp pısırık davranmayıp onu alt etmenin çarelerini bulmalıdır insan. O, ilk olarak insanların ilklerini (Hz. Adem ve Havva Validemiz) kandırmış ve ayaklarını kaydırıp Rablerine karşı mahcup etmiştir onları.

İnsan, hayatının ışığı ve rehberi olan Allah Teala’nın kelamı Kur’an’la buluşmayı-anlaşmayı bilmelidir. Kur’an, anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. Toplumun genelinde yaygınca uygulanan, okumayı “sadece yüzünden okumak” olarak anlama-uygulama algısını değiştirmelidir. Ve insan, bunun şuurunda olarak hayat sürmelidir.

İbadetleriyle hayatını anlamlandırmayı, renklendirmeyi de bilmelidir insan. Özellikle de namazına dikkatler üstü dikkat etmelidir. Zira namaz, aşırılıklardan ve kötülüklerden alıkoyar insanı, hakkıyla ikame edeni.

Allah Teala, insana ilim ve hikmet gibi nurlar bahşetmiştir. İnsan, o nurlarla yürümelidir. Onlarla nurlandırmalıdır hem çehresini ve hem de çevresini.

İnsandan tevbeli olması istenmiştir. Çünkü o, eksiktir, acizdir ve hataya meyillidir. Hatasız kul olmaz ya, işte o kul tevbesiz de olmamalıdır. Ayrıca pişmanlık yaşamalıdır yapıp ettiklerinden ötürü.

İnsanı, Rabbi katında kıymetli-değerli kılan duası vardır bir de. Dua, Rabbiyle dertleşmesidir insanın. İnsan, dertsiz olamayacağına göre duasız da kalamaz. Derdini Rabbine sunmayı bilmelidir; yani dua etmelidir insan, dua demetlemelidir.

Donanım sahibi olarak yaşamak yakışır insana. Bilgiye önem vermelidir. Bilmek, yani ilim sahibi olmak insan için bir erdemdir. Bu erdemi sahiplenme ve taşıma cesaretini gösterebilmelidir insan.

Allah Azze ve Celle’yi hesaptan çıkarmadan, unutmadan hayatının her zerresinde ve her anında olduğunu hatırlayarak ayakta durmalıdır insan. Akıl gibi büyük bir nimete malik olduğunun farkıyla Rabbiyle olmayı öğrenmelidir.

İnsana kocaman bir hazine olarak sunulmuş olan zaman, yani ömür, insan için paha biçilmez bir değerdir. İnsan zaman bilinciyle yaşamalı ve ömrüne sahip çıkmayı başarabilmelidir.

Rabbanî bir şahsiyet olabilmek için, vahyin ön gördüğü ilkelerle hareket etmelidir insan. Şeytanî hiçbir vasfı taşımamalıdır. Ve özellikle de insanlara karşı kibir yüklü olmak, büyüklenmek affedilmez bir günahtır bir insan için. Aynı zamanda da şeytanî bir davranıştır, hastalıktır bu. Bu durumdan uzak durmalı ve acizliğini hatırlamalıdır insan.

Toplumsal, kapanmaz bir yara olan ve sadece söyleyenini etkilemekle kalmayan kor bir alevdir yalan! İnsan, olabildiğince berî durmalıdır yalandan. Sonucu ve pahası ne olursa olsun asla ve asla yalana yeltenmemelidir. İlk yalanı ve dolandırıcılığı şeytan aleyhillane yapmıştır. Onun adımlarını izlememelidir insan.

İnsanın kendisi için belirleyeceği en önemli ve öncelikli şiarlarından birisi de ölçülü, dengeli ve adaletli davranmasıdır. Hırs, öfke ve çekememezlik gibi insanî ilişkileri ve insanlar arasındaki huzuru bozmaya kasteden davranışlar, insanî bir özle bağdaşmayan davranışlardır. İnsan alırken, satarken, konuşurken, tartışırken hep ölçülü, dengeli, adaletli, hakka-hukuka dayalı tavırlar sergilemeyi bilmelidir.

İnsan, sözüne sadık, ahdine vefalı ve güvenilir olmayı mühim bir kişilik olarak görmeli/kabul etmelidir. Vefalıların en vefalıları şüphesiz Allah ve Rasulüdür. İnsan da, Allah’ın halifesi olmasından ötürüdür ki, en vefalı olmalıdır. Kaybetmeye, unutmaya, önemsememeye değil; kazanmaya, sevmeye, hatırlamaya kucak açmalıdır insan. Hatırlayan hatırlanır; seven sevilir. İnsan, hep hatırlamalı ve hep sevip sevdirmelidir. Kendisine emanet edilenleri koruyup gözetmeli, verdiği sözlere ve yaptığı anlaşmalara sadık kalmalıdır insan. Asla yarı yolda koymayan ve daima yol açıp yol bulan, yol bulduran olmalıdır.

İnsan, iyi olan ve iyi için gayret sarf edendir. Kötüyü ve kötülükleri yok etmenin savaşımını vermekle mes’uldür. Kendisinin iyi olması ve iyi olarak kalması yetmez, iyilik furyası oluşturmalıdır insan. Ve kötülüğün/münkerin kökünü kurutmalıdır. En büyük derdi ve amacı bu olmalıdır insanın.

Cehd ve gayret sahibi olarak hayatın her karesini imar etme sevdasında olmalıdır insan. Cihad, Rabb yolunda fedakarlığın adıdır. Eğer cihad etmiyorsa ve mücahit değilse insan; korku, uyuşukluk, paslanmışlık ve onursuzluk baş gösteriyor demektir. Allah Teala’nın gönderdiği tüm elçiler, birer cihad ehlidirler. İnsan, onların örnekliğinde yaşamalıdır, yaşlanmalıdır.

Güzel bir yaratılışla yaratılan insana, güzel sözler söylemek ve güzel işler yapmak düşer. Tüm güzellikler ve özellikle de güzel sözler Allah Teala’ya yükselir. İnsanın her şeyi güzel olmalıdır ve güzellikler salmalıdır her bir yana. Güzel düşünmeli, güzel yazmalı, güzel söylemeli, güzel giyinmeli, güzel anlatmalı ve güzel yaşamalıdır insan.

İnsan iyidir, güzeldir ve hayırlıdır. İnsan, fıtratına uyandır; fıtratına uygunca yaşayandır. İnsan, iyi düşünür, iyi konuşur ve iyiyi yaşar. Yine insan, güzel düşünür, güzel konuşur ve güzelce yaşar.

Ve insan, hayırlıdır. Hayrı yaşar ve hayırlı yaşar. Düşüncesinde, konuşmasında ve tüm eylemlerinde hayır kokusunu yayar yeryüzüne, cümle insanlığa.

Hasıl-ı kelam, insan ekber olan Allah’ın halifesi ve Hakkın-Hakikatin şahididir.

Kıymetli ağabey Nezir ERGENÇ, İNSAN isimli bu yeni eserinde[1] bunları ve daha fazlasını konu edinerek okuyucularının dikkatlerini cezp etmeye çalışmış. Akıcı bir üslup, sade bir dil, dikkat çekici başlıklar ve ibret verici örneklendirmelerle tek solukla kendini okutan bir eser çıkarmış ortaya yazar. Yediden yetmişe her yaştan insanın okuyup anlayacağı özellikte olan bu çalışma, 92 sayfa olmasından dolayı da sıkıcı ve boğucu bir havadan kurtarıyor okuyanını.

Nezir ERGENÇ’in kaleminden insanı tanımak farklı olacak kanaatindeyim. Her insana tavsiye olunur.
  
Kitabın Adı: İNSAN –İyi İnsan, Güzel İnsan, Hayırlı İnsan-
Kitabın Yazarı: NEZİR ERGENÇ
Yayın Evi: ÇIRA
Yayın Tarihi: NİSAN-2012
Yayın Yeri: İSTANBUL
Sayfa Adedi: 92


[1] Yazarın 2009 yılında İstişare Yayınlarından “Muhammed Rasulullah” ve 2011 yılında da Meneviş Yayınlarından “Önce ve Sadece ALLAH Vardı” isimli iki eseri daha mevcuttur.